İzmir Teşkilatı'nın prensesiydim ve Kerem ile Mert çocukluktan beri yeminli koruyucularımdı.
On yaşındayken kanlarımızı birbirine karıştırmış, bana hiçbir şeyin dokunamayacağına dair söz vermiştik.
Ama o yemin, Selin adında sıradan bir kızın göğsüme bir havai fişek doğrulttuğu gece küle döndü.
Alevler ipek elbisemi tutuşturup tenimi yakarken, beni kurtarmaları için çığlıklar atarak betonda yuvarlandım.
Fakat onlar bana doğru koşmadılar.
Bunun yerine dumanların arasından geçip, az önce beni ateşe veren kıza ceketlerini sardılar.
Sırf silahın "geri tepmesi" onu korkuttu diye onu teselli ettiler ve sıcak tutmak için benim diri diri yanmama izin verdiler.
Hastanede kalıcı yara izleriyle uyandığımda, bana onun yazdığı ucuz bir özür mektubunu getirdiler.
Hatta sargılar içinde olanın ben olduğumu görmezden gelerek, babamın öfkesinden onu korumak için kendi avuçlarını kestiler.
Uğruna kurşun yemeye yemin ettikleri kızın yanışını izlemiş, sonra da kibriti çakan kıza siper olmuşlardı.
On yıllık dostluğumuz, istediği an ağlamayı bilen bir fare uğruna silinip gitmişti.
O hastane odasında çığlık atmadım, onlara yalvarmadım.
Sadece eşyalarımı topladım ve beni asla takip edemeyecekleri tek yere, düşman bölgesine firar ettim.
İstanbul'un acımasız Lideri Demir Karahan'ın kollarına.
Hatalarını anlayıp yağmurun altında yalvarmak için sürünerek geri geldiklerinde, ben çoktan başka bir adamın yüzüğünü takıyordum.
"Af mı diliyorsunuz?" diye sordum onlara yukarıdan bakarak.
"Bunun için yanın."